Oğulcan.org

"Kötü insanları göstermek, sizi iyi insan yapmaz!.."

Archive for the ‘Kişisel’ Category

Hayattan Sorular – mim

2 comments

Sosyoblog‘dan Demircan Çelebi mim göndermiş, teşekkürler Demircan. 7 soru var, cevaplayayım:

1) Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?
Yarım bıraktığım çok fazla iş var. İnternet için sorulduğunu düşünerek cevap veriyorum. Mesela, alexdesouza.net domainin büyük bir heyacanla alıp, yayına hazırlamıştım. Sonradan vazgeçtim. Aynı şekilde yazmayı bıraktığım bir futbol blogum var.

Gelecekte düşündüğüm veya hedeflediğim yaşamla ilgisi olmayan işleri geç de olsa yarıda bırakıyorum. Tabii bu yarım bırakmaların hepsi doğru değil.

2) Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Son birkaç yılda kaybettiğim aile büyüklerim var.

3) En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Yağlı yemeklerin neredeyse hepsi bana dokunuyor. Onun dışında özellikle lahana, bamya, mantar yemiyorum. Rahatsız ediyor.

4) Cinsellik ve Aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Unutamadığım biri yok. Fakat bu tarz soruların hatırlattığı, dolaylı yoldan aklıma gelenler var. Read the rest of this entry »

Written by Oğulcan

Temmuz 11th, 2010 at 5:46 pm

Posted in Kişisel

Tagged with

Ben Küçükken #2

leave a comment

Yazının ilkini çok önce yazmıştım, bu tarz değil: Ben Küçükken #1

Ben küçükken:

  • Allah’ın camide oturduğuna, içeri girince bana kızacağına inanırdım. Sonra bunu “çok cami var ya” diye düşünüp çürüttüm. Ardından Allah’ın gökte olduğuna bulutların arkasından bizi izlediğine inanmaya başladım. Anaokulu’nda bunu bir resime çizince (gökyüzünde elleri ve ayakları olan çöp adam şeklinde), öğretmenim bana kızmış ve ceza vermişti.
  • Ucuz kelimesinin, söylenişindeki kabalıktan dolayı (ağız dolusu “çok ucuz”), kötü bir sıfat olarak algılar, pahalı anlamında kullanıldığını düşünürdüm.
  • Benden öncekilerin aksine, beraber yaşadığım hiç kimsenin ölmeyeceğini düşünür dururdum. Dedemi kaybettikten sonra bu hayaller boşa çıktı. Belki de en büyük hayal kırıklığını o zaman yaşadım.
  • Yine aynı dönem, insanların karnı ağrıyınca öldüğüne inanırdım. Bu da muhtemelen, dedemi kaybettiğimde; onunla ilgili olarak “karnı ağrıyordu” denilmesiyle alakalı.
  • Oyuncak hamurların, normal hamurların boyanmasıyla yapıldığını düşünüp; hamura şekil verip öyle yemek isterdim. Bir keresinde yıldız yaptığım hamuru, pişirtip yemek istemiştim. Read the rest of this entry »

Written by Oğulcan

Temmuz 6th, 2010 at 10:27 am

Posted in Kişisel

Tagged with ,

Blog Yazarlığında 2. Yıl Biterken

3 comments

Temmuz 2008′de başlayan blog yazarlığımın, 2. yılını doldurdum. Forumlar, sözlük, YouTube derken bir anda WordPress’in basitliğinde buldum kendimi. İlk yazı, acemilik, ne yazmalı derken zaman su gibi akıp gitmiş. Yeri gelmişken; Rıza Selçuk Saydam’ın önerisi ve desteğiyle açmıştım blogumu, kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Geride kalan 2 yıla baktığımda, blogun bana birçok alanda katkı sağladığını görüyorum. Daha fazla okunmak isteğiyle girdiğim sosyal medya, bana okunmanın da ötesinde daha büyük kapıları açtı. Yepyeni insanlar, farklı bir çevre ve güçlü bir iletişim bunlardan bazıları.

Twitter ve FriendFeed sayesinde, harika insanlar tanıdım. Onlarla yalnızca internette değil, gerçek hayatta da vakit geçirdim. Mesela İstanbul’a, ‘internette tanıştığım‘ insanlarla gidip, İstanbul’da o insanların yanında kaldım. Bu günlerde ise, yine internetten tanıdığım insanlarla (Gürkan Oluç, İbrahim Uzun ve Yener Yıldız) Isparta’da eve çıkıyorum. Bursa, İzmir, Antalya, Malatya ve İstanbul artık gittiğimde kalacak yer sıkıntısı çekmediğim şehirler arasında, arkadaşlarım sağ olsun..

Üniversiteyle beraber başlayan süreçte; arkama baktığımda beni mutlu eden, gözle görülür gelişmeler var. Eskiye nazaran kat kat fazla okuyorum. İlk yazılarımla kıyaslanmayacak kadar rahat, okunaklı ve sade yazabiliyorum. Yine eski yazılarımı okuduğumda, düşüncelerimin ve olaylara bakışımın ne kadar değiştiğini gülümseyerek fark ediyorum. Read the rest of this entry »

Written by Oğulcan

Temmuz 4th, 2010 at 10:20 am

Isparta’dan Ne İstiyorum?

2 comments

O kadar çok yorum alıyorum ki Isparta ile ilgili yazılarıma, artık patlama yapmanın zamanı geldi. Özellikle:
Isparta’da Ne Var? #1
Isparta’da Ne Var? #2
Isparta’da Ne Var? #3
başlıklı yazılarıma hemen her gün, içeriği küfür olan, tahrik edici ve birçok hakeret barındıran yorumlar geliyor.

Bir süredir, objektif bir şekilde düşünmeye çalışıyorum ve sürekli kendime: “Acaba abartıyor muyum?” diye soruyorum. Yazdığım yazıları tekrar tekrar okuyorum, yargılıyorum. Vardığım sonuç şöyle: Evet abartıyorum. Peki neyi abartıyorum? Açıklanması gereken işte bu kısım. Isparta’nın sadece kötü yönlerini yazdığım için abartıyorum o kadar! Gerisi ortada.

Isparta ile ilgili iyi bir şeyler yazmaya çalıştığımda ise (Isparta’da Ne Var? #2 yazısında olduğu gibi) insanlar, “tabii ki arkadaşlarını kayır” ya da “arkadaşlarından başkası yok zaten” tarzından; yine içeriğinde hakaret barındıran yorumlar gönderiyorlar.

Bahsetmek istediğim diğer bir durum ise insanlardaki -muhtemelen Isparta’da olanlar- “Ya sev, ya terk et!” hastalığı. Bu yorumları, yine hakaret içermediği sürece onaylıyorum. Fakat soruyorum: Bu düşüncede olan birisinin hakaret etmemesi mümkün müdür acaba? Read the rest of this entry »

Written by Oğulcan

Ocak 20th, 2010 at 8:15 am

Lise Anıları #2: Silgi Sendromu!

4 comments

Bu yazıya başlamadan önce, “silgi sendromu” olarak adlandırdığım bu kötü alışkınlığın ailem tarafından; daha ben çocukken fazla silgi almak suretiyle tetiklendiğine dikkat çekmek isterim!

İlkokul yıllarında, herkes gibi benim de bi’ kalem kutum vardı – belki de herkesin yoktu ama, neyse-. İçerisine gerektiğinden fazlasını koymayı marifet bildiğim o yıllarda, yukarıda da belirttiğim gibi oldukça fazla silgim oldu. Bir zaman sonra, her gün bir silgi kaybediyor olmamdan rahatsız olmamaya başladım. Aslında kalem kutusu olan birinin, sadece silgisini kaybetmesi enteresan değil mi?

İşte bunun farkına varmak 5 yılımı aldı. Ardından, kalem kutu kullanmayı bıraktım. Gri kumaş pantolonlarımdan, dönemin en büyük bozuk parası olan 50.000 TL’yi düşürmem de o tarihlere rastlar. E kalem ile silgiyi -ki uçlu kalem- cebine koyarsan, ne beklersin sanki…

Anlam veremediğim bir şekilde sürekli silgim sınıf içerisinde kayboluyordu ve ben yine yenisini alıyordum. Bir dönem, basit mantık ile büyük bir silgi almaya karar verdim. Fakat o da tutmadı! Onun da akıbeti bir yere kadar. Cebime sığmıyordu yani, gerisi yine sorun değil.

Gün geçtikçe silgisini sakınan, en sonunda da silgi kullanmayan bir insan haline geldim. Ortaokulun özellikle son aylarında cebimde silgim olmasına rağmen – sınavlar dahil- hiç ortalığa çıkartmadım! Yine de o silgimi kaybetmiştim. Fakat o günlerde fark ettiğim şey şu oldu: “Eğer silgimi çok sıkışmadığım sürece çıkartmazsam, kaybolmayabilir”.

Bunu kavradığım an gidip en pahalısından silgi almıştım. O silgi ile 1 adet LGS sınavı hariç, lise hayatım boyunca hiçbir sınava ve derse gelmedim. Evet gelmedim. Gelsem de kullanmadım. “Çok sıkışmak” kavramını biraz abartmışım, farkındayım. Read the rest of this entry »

Written by Oğulcan

Ocak 17th, 2010 at 11:26 am

Posted in Kişisel

Tagged with

Yukarı Uç